GÖNÜL YORGUNLUĞU

Bir bilgeye sormuşlar:
Efendim canınız ne istiyor? Bilge cevaplamış:
Canım hiçbir şey istememeyi istiyor.. ve devam etmiş… Bu ruh halinin
adı gönül yorgunluğudur…
Benim de geçenlerde böyle bir gönül yorgunluğum oldu. Gün, birbirine karışmış günlerin en sonuncusuydu. İşte o günün saçma bir saatinde, canım hiç bir şey istememeyi istiyordu. Ne akşamdı, ne sabah, ne de akşam üstü.  Uyku için çok erkendi ama kalkıp bir şeyler yapmak için ise çok geçti. Yazı yazmak bile istemiyordum. Kitap okumak zaten olmazdı. Televizyon seyretmeyi hiç sevmiyorum ki o zaman seyredeyim…
Dışarı çıkmak istemiyordum. Caddedeki pastahanede tavuk göğsülü kazandibi yedikten sonra neler yapacağımı bile düşünmek istemiyordum. Sonra ani bir kararla kendimi dışarı attım. Bu yürüyüş bedenimi yorabilir di belki ama ruhumu dinlendirir diye düşündüm. Gerçekten de kavga eden iki kişi, el ele dolaşan sevgililer, ağacın altından birden fırlayan kedi, arabanın fren sesi biraz dikkatimi dağıttı. Birden çok hızlı yürüdüğümü farkettim. Bir yere yetişecekmiş gibi yürümek, büyük şehirde yaşamanın verdiği alışkanlıktan kaynaklanıyor herhalde. Hemen kendimi yavaşlattım, hatta biraz durup etrafı seyrettim. Sonra herhangi bir yere yetişmiyormuş gibi, sanki bugün diğer tatil günlerinden daha tatil gibi hissedip; sakin, huzurlu, yavaş, koşuşturmadan yürümeye devam ettim.
Lokma tatlısının sırasına dahil oldum. Çok komikti… aslında yemek istemiyordum ama yine de sıraya girdim. Bu paradoksu aklımdan geçirirken mutlu maymun gibi sırıtmış olmalıyım ki; önümdeki yaşlı teyze birşeyler söyleme gereği duyarak, kenarda duran adamın kızı öğretmen olarak atandığı için bu hayırı yaptığını söyledi. Lokmayı aldıktan sonra ”hayırlı olsun” demek için bile, bu sıraya girmenin iyi olduğunu düşünüp beklemeye devam ettim. Hayat bazen ne güzel yönlendiriyor insanı… hiç aklımda yokken, yemek istemediğim lokma tatlısı poşeti ile evin yolunu tuttum. Bugün ki tek kararlı davranışımı sergileyerek, evde kendime çay demlemeye karar verdim. Daha bir farklı yürüyordum artık… Emin adımlarla eve yöneldim.
Eve girerken sokak lambasının arkasındaki muhteşem gece mavisine bakarak içeri girdim. Çay demlenirken yapacak bir şey yoktu. Biraz etrafa bakındıktan sonra  muhteşem kitap okuma koltuğuma şöyle bir kuruldum. Kitaplar bana baktı, bugün onlara burun kıvırdığım için kapris yapıyorlardı sanki. Ama ben hiçbirşey yapmak istemediğim konusunda kararlıydım. O yüzden onlarında bana sitem etmeye hakları yoktu. Koltuğu hafifçe televizyona doğru çevirdim. En güzeli televizyonda hiç bir şey seyretmek olduğuna karar verdim. Çayımı ince belli ve geniş basenli komik bardağıma koyup, en yavaşından koltuğa keyiflice yayıldım.
Bir ara yazmaya karar verdim gibi oldu. Ne de olsa kendimi bu yazılarla, kelimelerle ifade edebiliyordum. O halde yazmalıydım. Sacide’den (sözlerine değer verdiğim nefis insan) korkuma yazmak da istemedim. Ama son bir kararla elime kalemi aldım. Kişi kendini kelimelerle ifade ediyorsa, yine o kelimeler insanı sevindirebilir, üzebilir, kırabilir, dokunabilir, kaldırıp yerinden hoplatabilir… çünkü o kelimeler insanın kendidir. Yaza yaza ancak bunları oluşturabildim. İnsanda gönül yorgunluğu olunca, yazı da gönül yorgunluğu üzerine yazılınca bundan daha iyisi de olmaz diye düşündüm. Varsa bir kusuru, lütfen sizde mahsur görün…

Incoming search terms:

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın